Batman: Arkham City

Batman: Arkham City

Adeletin savunucusuysan burada işin ne Batsy?

Bu yazı için bambaşka bir giriş düşünmüştüm sevgili okur. İşin ilginç yanı, o giriş de ilgi çekeceğini düşündüğüm için “Bambaşka bir giriş düşünmüştüm ama Rocksteady beni şaşırttı bla bla” modunda olacaktı. Cuma günü oyunu alacaktım, cumartesi bitirecektim ve Pazar sabahı da, bir yanımda kahve diğer yanımda gazetem, rahat rahat incelememi yazacaktım. Ama hayır. Ne olduysa son bir saatte oldu. Yavaş yavaş rahat koltuğumdan ayağa kalktım, kademeli olarak ağzım açılmaya başladı ve sonunda, oyunun etkisi daha geçmemişken taze taze düşüncelerimi aktarmak için cumartesi akşamının bu ilerleyen saatlerinde (23:49) on saatlik Arkham City seansının sonunda ve muhtemelen kıpkırmızı gözlerle, klavyeyi dövüyorum, oyunu nereden anlatmaya başlasam onu düşünüyorum.

Öncelikle çok şanslı bir yılda olduğumuzu belirtmem lazım. Daha oyun sezonunun bombaları gelmeden onlarla yılın oyunu adayımız var: Portal 2, Killzone 3, Dead Space 2, Human Revolution… Ve tabii ki Arkham City. Oyuncu olmak için çok güzel bir sene. Arkham Asylum da bunun gibi güzel bir senede çıkacak ufak bir oyundu. Modern Warfare 2, Assassin’s Creed 2 gibi “bombastik” oyunların ağırlığı altında eziliyordu. Ama Rocksteady bize mükemmel bir sürpriz yaparak oyun tarihinin en iyi süper kahraman oyunlarından birini verdi bize. Yenilikçi dövüş sistemi ve Batman’i “Gotham’ın kahramanı” yerine köklerine dönerek “Gotham’ın dedektifi” diye tanıtması dikkat çeken özellikleriydi. Şimdi, iki sene sonra ise Arkham City herkesin listesinde olan bir oyun olarak konsol piyasalarını fethetti, PC’cilere ise bir ay sonra ulaşıyor.

Kahramanlar için uygun bir yer değil

Oyun, tıpkı ilki gibi çok iyi sunulmuş bir açılışla başlıyor. Catwoman olarak kısa bir dövüşten çıktıktan sonra, Bruce Wayne’in Arkham City projesini kapatmak için kampanya başlatacağını ilan ettiği konuşma sırasında tutuklanmasını ve içeri alınmasını izliyoruz. Öncelikle bilmeyenler için, nedir bu her yerde adı geçen Arkham City?

Arkham Asylum’da geçen olaylar sırasında tımarhanenin başında olan Quincy Sharp’a, Joker’in tutuklanması büyük prestij getirmiştir ve bu prestijin de yardımıyla bir buçuk yıl sonra Gotham Şehri’nin belediye başkanı seçilmiştir. İlk hamlesi de yıkıntı haline gelmiş Arkham Tımarhanesi ile Blackgate Hapishanesi’ndeki mahkumları tutacak dev bir hapishane kompleksini inşa etmek için şehrin bir kısmını kapatmak olur. E bu da bizim Arkham City olur tabii ki. Ama bu işin sadece görünen kısmı, zira Arkham City’nin başında olan isim, Hugo Strange’in burası için bambaşka planları vardır. Tabii ki de bunu şimdi söyleyemeyeceğim, zira oyundaki birçok sürprizden biri de burada saklı.

Bruce Wayne olarak Penguen’in elinden kurtulup bir çatıdan Batman kıyafetlerinizi alıp Arkham Şehri’ne daldığınızda ilk fark ettiğiniz şey Asylum’dan da çok iyi hatırladığınız bir şey: Karmaşıklık. Zaten ilk oyunda da yolunuzu bulmak için çok fazla çaba ediyordunuz, ama iş bina avlularından dar sokaklara inince bu karmaşıklığın boyutu bambaşka oluyor. Ancak hiç gözünüzü korkutmayın, çünkü ilk oyundaki karışıklığın temel sebebi genelde yayan dolaşmamızdı. Arkham City’de ise bir süre sonra bu karışıklığın sizi hiç rahatsız etmediğini görüyorsunuz (sadece bazen binalara girişi bulmakta zorlanabiliyorsunuz) çünkü artık Arkham Şehri’ndeki çatılar sizin ulaşım aracınız! Bazı yerlerde bunun Assassin’s Creed oyunlarına benzetildiğini görsem de ben daha çok açık dünya Spider-Man oyunlarına benzetiyorum. Oradaki ağ gibi, Batman’in de kancasıyla çatıdan çatıya uçtuğunu görüyoruz.

Oyundaki o ilk an kafa karışıklığından kurtulduğunuzda da dikkatinizi ilk çeken şey Arkham Şehri’nin kendisi oluyor. Rocksteady, ilk açık dünya deneyiminde öyle bir iş çıkarmış ki hayran kalmamak elde değil. Kalite olarak Liberty City ve Venedik’inyanına yerleştirebilirim ancak Rocksteady’nin şaheserini. Ama aynı kategoride değil. Örneğin, GTA serisinin Libery City’sini çekici yapan mekan olarak iyi tasarlanmasıydı. ACII’nin Venedik’inin o konuda altta kalır yanı yoktu ama daha çok çevredeki ögeler (insanlar, sokak müzisyenleri, gerçeğe göre tasarlanmış binalar vb.) yardımıyla bize “orada olma hissini yaşatıyordu. Arkham City ise bu hissin yüzde 90’ını çevredeki ögelerle veriyor. Tamam, tasarım, detaylar falan mükemmel ama yine de uzaktan bakıldığında, tipik bir “pis şehir”den çok da farkı yok Arkham City’nin. Asıl yaptığı şey çevre elementleriyle. Örneğin, etrafta yürürken gördüğünüz afişler veya duvar yazılarında Batman dünyasından karakterlere ilginç göndermeler var (ki tahmin edebileceğiniz üzere bunlardan bir kısmı Riddler bulamcalarına malzeme olacak). Özellikle şehrin kilit yerlerinden sokak aralarına kadar her yerde görebileceğimiz “Vote Dent” yazılı Two-Face pankartları benim beğenimi aldı.

Ama Arkham City’nin deliler mahallesi hissini yakalamasında başrol tabii ki de aktörlere ait. Oyunda hemen her çatıda, her sokak arasında her zaman bir düşmanla karşılaşıyorsunuz. Onların bazı üs olarak kullandıkları yerler var (binalar veya yıkık köprüler çoğunlukla) ama onun dışında çok dengeli bir biçimde dağılmışlar.

Arkham City’nin atmosferinin en iyi düşünülmüş yanlarından birisi çete savaşları bence. Bu çete savaşlarını oyundaki üç ana tımarhane suçlusu olan Joker, Two-Face ve Penguen’in birbirleri ve adamları arasındaki hakimiyet ve güç çatışması olarak tanımlayabiliriz. Her bir düşmanın belli bölgeleri var, örneğin Joker şehrin en doğusundaki Steel Mill’de konuşlanmışken, Penguen batıdaki müze ve çevresini kontrol altında tutmakta. Two-Face ise ters hilal şekilli diyebileceğimiz şehrin üst taraflarının çoğuna sahip ve muhtemelen en çok onun adamlarını görüyoruz, ancak nedense düşman olarak kendisini hak ettiğinden çok daha az görüyoruz. Bu bahsettiklerim oyunun genelindeki hali, elbette oyun boyunca düşmanlarımı hallede hallede ilerleyeceğiz ancak yine de bu belediye binası ve çevresinde hep iki yüzlü insanlar göreceğimiz gerçeğini değiştirmiyor.


Hugo Strange… Posterlerdeki kadar tatlı bir amca değil.

Yorumlar (0)

Bir Cevap Yazın